Emekli Albay

kanatlarım çıksın diyeceğim, uçsam insan olmaktan

İnsanları tanımıyorsun Hikmet oğlum

IV

Yazarken yazdığını olan bir yazar, giderken yolunu olan bir yolcuya benzer Ali. Bakma öyle. Bir karar vermen gerekir senin de bazen. Neyi yazdığını iyi bilmen, nereye gittiğini görmen gerekir. Çünkü Ali, insan bir şey olmaya karar verdiğinde ya yazar ya bir yere gider. Bahçelerin ne kadar güzel olduğundan, şu akarsudaki suyun ne kadar hızlı aktığından, çiçeklerin kırmızılarından ve sarılarından bir yere kadar konuşur insan. Nokta, eninde sonunda senin için konur. Yerleştiğin bu koltukta, senden önce kurulmuş bütün cümleleri bir el hareketiyle bitirebilirsin Ali. Gülme öyle. Sen gitmeye başlayınca, merak etme, dünya da bu yüzden sana doğru gelir. Sen yazmaya başlayınca, bir yerlerde bir insan, çok sevdiği bir kitabı bu yüzden anlar. Sen tutup âşık olmaya karar verdiysen, o zaman bizim de anladığımız şey doğrudur. Hem yazıp hem gitmek, seni kalın bir kütük olmaktan bilmeyiz kaç gün daha korur Ali. Kaldır o elini kalemden biraz, bak karşındaki insanlara, bak seni bekliyorlar sesinden duymaya. İnsan, kendini sakladığında kalın bir kütük olur. Aman Ali. Yaşamdan soyutlanır, suratsızlaşır, tatsızlaşır; insandan çok süngere benzer, istemese bile her şeyi emer. Söylenmeyecek şeylerin o adam için bir değeri yok, bu yüzden biraz da birbirinize benziyorsunuz. Sen mesela, varmayacaksan bir yere gitmezsin Ali.

Devamı »

Saçmalama Hikmet, saçmaladım albayım

İnsan neden, sevdasını kendi başına, diyelim bir yıldızı sever gibi, yaşamaktan yana olmaz hiç? Uzaktan görsen, beş yanı ışıl ışıl, kaysa evrenden bir gökyüzü düşer gibi, eksikliklerini görmezden gelen anne, oysa neden yanına yaklaşıp, aynı yuvarlaklığı bilmek ve görmek ister? Restoranların etli yemeklerinde çatalı tabağın koynuna koynuna gezdirirken insan, bir o yana bir bu yana, neden anlatamadığına üzülür? “Söylesem sana dert, söylemesem bana.” Öleceğini bildiği halde yaşayan insan, yanıtlarını bildiği halde de soru sorar mı? Kütüphane sıralarında, stadyum koltuklarında, karşıdan karşıya ışıklarında bulunabilir. Sevda çeken bir toplumun yüzünden anlaşılabilir. Yalnızlık, cepheden bakılınca daha iyi görülür. Restoranlardaki tabakların kenarına iliştirilen yağlı etlerde. Düştüğü yeri yakan ateş, kaydığı yerde siyah bir boşluk; gökyüzü, böyle böyle, tıpkı sevdalı insanlar gibidir. İnsan, bir şehrin her yerinde kaybolup her insanı sevebilir.

// Buradan çıkınca şarap alalım mı?

Devamı »

O zamanlar daha Olric yoktu

Genç adam isteksizce yürüyor. Genç adam çok hızlı koşarak aslında kendini geçebilmek isterdi. Kendine göre çok sıkıcı bir genç adam. Sorudur, kişi kendini geçebilir mi? Kişi kendini geride bırakarak başka bir kişi olabilir mi? Bu kadar yavaş yürürse kendinden kurtulamaz. Kendinden kurtulması için çok hızlı koşması gerekir. Evrende hiçbir şey ışık hızından daha hızlı hareket edemez, peki insanın, örneğimizde genç bir adamın, kendinden kaçabilmesi için zamanda mı yoksa mekânda mı bu kadar hızlı koşması gerekir? Genç adam, her ikisinde de çok hızlı koşabilmeyi isterdi. Bu kadar yavaş yürüyerek olmuyor çünkü, durarak kurtulamıyor insan kendinden. Mekânda çok hızlı koşmayı denese; patates tarlalarını, trafik lambalarını, toplu konutları ve arı kolonilerini geçse ne olur? İnsan, mekânda hızlı koştuğunda kendini geride bırakabilir mi? Ya zamanda koşarsa? Ya sonraki doğum gününü, henüz tanışmadığı karısının ölümünü, havada uçan bisikletlerin ruhsat sorunuyla ilgili meclis kararlarını ve android futbol ligini geçebilirse, o zaman kendi vücudundan da sıyrılıp başka bir şey, örneğin hiçbir şey olabilir mi? İnsan, her istediğini başarabilir, ama bunun için ne kadar hızlı koşmayı göze alabilir? Hangi yol buna imkân tanır? Genç adam, kendini geçmek için zamanda hızlı koşmaya başladığında, yani bunu başarabildiği anda, yani doğmamış oğlunun ölümünü görecek kadar dayanabildiğinde bu sürate, o zaman kendini de geride bırakabilir. Koşarken bir heves geriye baktığında, o üzgün yüzüyle yürümeye çalışan genç adamı görebilir. Işık hızına yakın süratlerde hareket ettiğinde, zaman insan için daha yavaş geçer. Işık hızında, zaman geçmez. Genç adam, bu denli hızlı koştuğunda yaşlanmaz, ama geride bıraktığı kendi, kurtulduğu kendi daha hızlı yaşlanır. İnsan, kendi ölümünü böylece bir pencereden izleyebilir. Meraktır, insan süreçlere değil sonuçlara katlanabilecek kadar hızlı koşabilir mi? Mekânda tamam, ama zamanda yalan söyleyebilir mi?

Devamı »

Bu sözlerimle belki bir şeyler kaybediyorum Selim

Sabah uyandığımda, “Bugün bir şeyler yazayım,” dedim kendi kendime. İnsanın canının çikolata istemesi gibi bir şey bu. Ne yazmak istediğimi bilmeden açtım burayı ve beklemeye başladım. Bir şey yazmak istiyordum. Mutlaka bir şey. Önce başlığı attım. Sonra boş boş ekrana baktım. Bir şey olmadı. Beni harekete geçireceğini düşündüğüm bir Feridun Düzağaç albümünü açtım: Orijinal Alt Yazılı. Bu albümü çok severim çünkü 2003 yılında okulu dondurup İstanbul’a yerleştiğimde, kaldığım tek kişilik odada sabah-akşam bu albümü dinlerdim. Yani öyle basit bir albüm dinletisinden bahsetmiyorum. Vahşice. Çok vahşi. İstanbul’u yürüye yürüye kolay öğrenmedim, Kilyos’a gitmeyi insan kolay kolay koymuyor kafasına.

Devamı »

Bu kadınlar, insana ne aptallıklar yaptırır

1992-1996 yılları arasında beni, evimizin direğiyle karşı karşıya getiren, onlarca sivilin ölmesine yol açan cephesiz bir soğuk savaş bu. Her şey, 1981 yılının erguvan kokulu bir mayıs akşamında Ercüment ve Beyhan Hanım’ın 3,5 kilo ağırlığında nurtopu gibi bir kız çocuğu dünyaya getirmesi, o çocuğa birkaç gün sonra Küçükesat Nüfus Müdürlüğü’nden Kumru ismiyle bir kafa kâğıdı çıkarılması ve Kumru’nun, inanılmaz güzel bir kız olarak 1992’de Mimar Kemal Ortaokulu’nun 1/E sınıfına düşmesiyle başladı. Ben, âşık oldum ve çükümü keşfettim. Tarih bilamüddet tekerrürden ibaretken, o sıralarda sünnetimi henüz 1 ay önce olmuş bir şekilde sınıfın en arka sırasında oturuyordum. 1032 Ali burada hocam, birkaç hafta önce tam erkek oldu.

Tiyatroda olaylar hep sahnenin dışında olurmuş

-III-

Senin yanıtın yekten, gittikçe giden cehennemin dibinden.

“Diyarbakır.”

Başını salladı. O şehri biliyor Ali. Ortak noktanız bu, yığılmış bir ülkenin parçalanmış evlatlarısınız artık. Bir şehir sizi birbirinize bağlayabilir, buna sen inanmasan da, inananlar var Ali. Şimdi bu sessizliği, yalnızlığının onanması olarak sayma. Gelecekteki gürültülerden ödünç alınıyor, böylece sana alışamayacağın bir kakofoni kalıyor. Şimdi mi yalnızlık, sonra mı kalabalık?

“Bizimde düğün var , oraya gidiyoz işte arkadaşnan .karasenirliyiz ikimizde.”
“Ne güzel.”
“Memleket nereydi?”
“Ankara.”
“Baba tarafıdamı Ankara?”
“Babam Norveçli, annem Orta Asya göçmeni. Ama başkent Ankara olunca, biz de Ankaralı sayıldık.”
“Haa, macirsiniz ya ni?”
“Öyle diyelim.”

Devamı »

Seviyorum sizleri insan kardeşlerim

Ben İstanbul’u yürüyerek öğrendim sultan kızım, hiç şaşırma öyle, benim kariyerim çok hızlı başlamıştı sen bakma şimdiye, istikrarsız evet, baktığın CV istikrarsız her şeye girip çıktım, da sen önce sor neyi sonuna kadar götürebildin? Kilyos’a kadar yürümeye çıkmıştım bundan yıllar önce bir sabah, çok uykusu yoktu insanların hepimiz uyanmıştık aymıştık, insan Kilyos’a neden yürür bu yazılmaz, bunu yazsalardı, bunu yazsaydık sormazdın sen şimdi kariyer hedeflerimi, ileride kendimi nerede gördüğümü, ileride kendimi Kilyos’ta görüyorum hatun kızım, benimle eğlenme.

Devamı »

Sonunda hiç insan sesi çıkaramazsın inşallah

Üniversitedeyken çok yakın bir arkadaşımızın sonunda bir kız arkadaşı olmuştu. Garipsemiştik çünkü sonunda bir kız arkadaşı olan erkekler insana hep tuhaf gelir. Durduk yere yeni bir özellik daha eklenir onlara. Çok uzun zaman süresince onu sırtında çantasıyla görmek, onun sınavlara çalışmaktan başka bir şey yapmadığını düşünmemize yol açmıştır yazık ki. Bu yüzden de bu değişiklik, ondan çok arkadaş çevresine, yani bize zor gelmişti. O yekpare insan, yanından her şeyin yapılabildiği o “arkadaş”, artık sınırları olan bir ülke olmuştu. Bu sınır, bazen bir arkadaşın, gruptan uzaklaştırmasını bile gerektirebilir. Bu yüzden bazı çiftler, en yakın arkadaşlarına, başka en yakın arkadaşlarını ayarlamak isterler çünkü bu sınırı hissetmek istemezler. Kapalı bir grup hâline gelmek hem keyifli hem güvenlidir.

Devamı »

Anlamıyorsunuz, meseleler hiçbir zaman başa çıkmadı

-II-

Bir gün Sokrates’a birisi için, “Seyahat onu hiç değiştirmedi,” derler. O da, “Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür,” der.

Bir sosyal proje bu Ali, sen bir yerine dahilsin ama neresine. Gittiğin yol seni çözsün, sen büyük bir problemsin Ali, giderek neyin sonuna varabilirsin hiç düşündün mü? Belli düşünmemişsin, gidişinden belli, biz de senin peşinden ne yapalım, seni anlatmak için seni anlamaya çalışacağız, sana en çok biz bakarsak belki de en çok biz görürüz.

Devamı »

Anlamıyorsun, meseleleri ayağa düşürüyorsun

-I-

Ünlü ressamların pastel boyalara marka yapıldığı bir ülkenin, iftar vakti televizyonda yalnızca alt yazı ile verilen bir şehrinde doğdun, sen doğduğunda görülmeyecek bir inceliktin, bir görseydin. Ablan vardı, boynundaki boncuklardan tespih yapardı, abaküs yapardı, yapardı allah yapardı sen sayardın. Baban, ilk çocuğunun doğum heyecanını mizacı için aşırı bulduğundan olacak sen doğarken hastanede değildi. Hastanede olsaydı belki sorardın babana, baba ben ne kadar bu kadar kalınım, baban da iki parmağının arasındaki sigarasını yere atmadan önce yeni sigarasını çıkarır, sönen sigarayla yanacak olanı yakardı. Sen bundan bir şey anlamaz, ağlar allah alardın annen sana sus diye bilmediğin şeyler verirdi. Olmadı; baban sokağa çıkmadı, bir otobüse binmedi, ablanın doğumunda yaptığı hatayı senin doğumunda yapmadı ve haberini radyodan dinledi. O zamanlar dünya, tek kanallı, acılar gibi bir şeydi.

Devamı »

Okuyorum Sermet, tarihe meraklı olduğumu bilirsin

Merhaba ben Ali. Arkadaşlarım beni Ali diye çağırırlar. Annem severken Ali der. Bir sevdiğim var, kendi aramızda beni Ali diye sever. İlkokuldaki öğretmenim beni hep Ali diye çağırırdı. Bunları adımın Ali olmasına bağlıyorum. Çünkü ben zor biri değilim, çünkü beni hemen çözebilirsin; yarım kalsan da korkma, yine puan alırsın gidişimden. Yolumdan. Geçememek diye bir şey yok, nerede olmuş, hiç olmadı vazgeçersin, onun da baba tarafından çok yakın bir akrabasıyım. Bayramlarda, düğünlerde, bildiğin geleceklerle birlikte. Tahmin edeceğin gibi, o da beni Ali diye çağırır.

“Sokaklarda düzen vardır ama ruhlar karmakarışıktır. Hiç kimsenin kimseyi anladığı yoktur.”

Devamı »

Ne karanlık ruhun var yahu Hikmet?

Ben çok kaba bir insandım. Kaba, saygısız, düşüncesiz, küfürbaz, maço ve zayıf. Kabaydım çünkü çocukluğumuzdan beri birlikte yaşadığım teyze kızlarımı, sırf erkek arkadaşlarıyla görüşüyorlar diye azarlıyordum. Bağırıyordum, dövüyordum. Annem ve teyzem bana yaklaşıp, “Göstersene şunlara biraz abiliğini,” diyorlardı, ben sanırım bundan çok hoşlanıyordum. Düşünmüyordum, alıp kabul ediyordum. Annem, sevgilimi eve getirmek istediğimi söylediğimde misafirliğe gidecek kadar hoşgörülü olabiliyordu erkek oğluna, ama teyze kızlarımın buna hakları yoktu. Annemin ve teyzemin namus tetikçisiydim. Ali olmadan önce ben çok erkektim.

Devamı »