Puma Boyner Motorspor Şenliği ve yeni gazetecilik
Bugün, Olimpiyat Stadı’nın otoparkında yapılan Puma Boyner Motorspor Şenliği’ne davetliydim. Reklâm ajanslarının ve şirketlerin, “blogger” kavramına verdikleri önemi bir kez daha doğrulayan bir etkinlik oldu. Go-kart yarışları, slalom yarışı, park etme yarışı ve eğlenceli diğer etkinliklerin yanı sıra, ben orada bulunduğum sürece neredeyse 20 dakikada bir aracına atlayıp bize gösteri yapan Volkan Işık’ın de boy gösterdiği bu şenlikte, ben de, bu saydığım yarışlardan hepsine katılıp, ne yazık ki burada dem vuracağım insanüstü bir başarı gösteremedim. Adını bile anmaya değmeyecek derecelerimden çok, bir şeyden bahsetmek istiyorum aslında: Yeni nesil gazetecilik.
Blog kavramının Türkiye’de yaygınlaşmaya başlaması da 2003-3004′lü yıllara rastlıyor. Ben de İnternet’teki ilk blogumu 2005 yılında açmıştım. O zamandan bu yana, özellikle Web 2.0 devrimiyle birlikte herkesin, kendine ait bir alan açma özgürlüğüne kavuşması, bildiğimiz pratiklerin de -hem de büyük bir hızla- değişmesine neden oldu. Dilin kemiğinin gerçekten alınması. Takip ve denetimin, istenilse bile çok çok zor olduğu bu deryanın doğurduğu yeni ancak ironik olmayan don kişotlar, bir yandan alışkanlıkların sorgulanmasını sağlarken diğer yandan topluma yeni bir bilgi/bakış açısı kaynağı yarattı. Muazzam derecede bir kaynak. Derini engini belli olmayan sınırsız bir kaynak. Elbette pisliğin, dezenformasyonun ve spekülasyonların da kendi paylarını aldıkları bu devasa entropide, insanları içine alan, onlara alternatif sunan ortamlar da oldu. İşte bu ortamlar, bana kalırsa yeni bir gazetecilik kavramı doğurdu: “Blogger” ya da “Günlükçü/Günceci.”
Günümüzdeki gazete yazarlarının, patron emrinde çalışan elemanlara dönmesi ya da döndüğünün hissedilmesi yahut döndüğünden kuşkulanılması, her yazdığına itimat edilen gazeteci profil algısının, biat kültürüne teşne taraftar gazeteci kavramına doğru değişmesine neden oldu. En azından insanların algısı bu yönde. Zira gazeteler, insanların yalnızca boş vakitlerini değerlendiren bir kaynaktan ziyade, paketlenmiş doğruyu da hap gibi onlara sunan bir işlev görüyorlar. Böyle olunca çıkar çevreleri de, bu paket bilgileri, bazen “önceden” paketleyerek bazen de ambalajlama aşamasında devreye girerek halka empoze edebiliyorlar. Bunun kalemşörlüğünü de gazeteciler ve yayın yönetmenleri yapıyor. Bu durum gittikçe ayanlaşmaya başladığında, insanların güvenleri de zedelenmeye başladı/başlayacak. Tam bu noktada devreye giren, görece “özgür”, “bağımsız” ve bazen kimliksizliğinin de verdiği güvenle “cesur” yeni tip gazeteciler, insanların, geçek ve açıklık duygularına tercüman oldular/oluyorlar: Sanarist, 5 Posta, Aceto Balsamico, İlker Canikligil vs. vs.
Bu alışveriş aslında birbirini tetikledi. Blog sahipleri hep güncel olup sürekli yazdıkça, insanlar onları takip etmeye başladılar; insanlar takip ettikçe, onlar daha güncel ve daha çok yazdılar; böyle olunca takipçiler arttı, Google izlemeye aldı, fısıltı gazeteleri işe yaradı ve artık durum, ucu kendilerine dokunanların da omuz silkemeyeceği bir yere ulaştı. Bu bahsettiğim blogların oldukça kemik bir okuyucu kitlesi var. Bu da, şirketlerin ve reklâm ajanslarının kilit kelimelerinden “sadık” mefhumunu besleyen en önemli olgu. Böyle olunca bu bloglar ve bu blog sahipleri, kalemini şirkete gebe yapan gazete sahiplerinden (zamanla) çok daha saygın bir yere yerleşecekler çünkü para veya çıkar bağlamında kolları kelepçelenmediğinden, istediklerini, istedikleri şekilde yazabiliyorlar. Bu da insanların, bu dobra mahremiyeti kabul etmesine ve yeni yeni pıtraklaşan bu türe can damarı uzatmasına neden oluyor. Böyle olunca markalar, şirketler de bu duruma kayıtsız kalamıyorlar. İstanbul Park’a birlikte gittiğimiz Akay’ın başına gelen şu olaya bakın. Kapitalist bir şirket, bir İnternet kullanıcısının friendfeed hesabındaki öfkesini takmak zorunda kalıyor çünkü bu tip paylaşım ağlarındaki “mürit” kavramı, dünyada eşi benzeri görülmemiş geometrik oranda yayılmaya neden oluyor. Markanın imajı ve itibarı, markanın ruhu bile duymadan zedelenebiliyor. Bunu önlemek için ne yapıyorlar? Twitter hesabı açıyorlar (açmak zorunda kalıyorlar), Facebook sayfası açıp başına birini oturtuyorlar (Nestle’nin başına geleni biliyor musunuz? Facebook sayfalarında yaptıkları bu şey yüzünden özür dilemek zorunda kaldılar.)
Ajansların da yaptıkları bu. Otomobil blogları sahiplerini deneme sürüşünü çağırıyorlar ya da “pay per post” (yazı başına para) sistemiyle kendi markalarını, güncelere sokmak istiyorlar. Yeni bir mecra burası. Var olan, ama yeni yeni keşfedilmeye başlanan bir mecra. İçerik üretenlerin, içeriğin kendisi hâline geldiği sanal bir reklâm tabelası. “Bugüne kadar, söyleyecek pek bir şeyi olmayan bu kadar çok insan, çok az kişiye hiç bu kadar çok şey söylememişti,” denilerek eleştirilse de, nitelik ve nicelik ayrımını yapabilen takipçiler için benzersiz bir kaynak, yeni tür gazetecilik. Bu beni sevindiriyor. Bilgiye ve içeriğe serbestçe, engelsiz(!) ve karışılmadan erişebilmek artık lüks olmaktan çıkıyor. Tek bir aramayla, ilgilendiğiniz konuda onlarca günceye erişebiliyorsunuz. Süzgeçleme işini doğru bir şekilde yapabildiğinizde, elinizde kalan sonuç, sizi katbekat memnun etmeye yetiyor.
Böyle bir algının getirdiği problemler de var elbette. “Kral Öldü Yaşasın Kral!” sözüyle özetlenebilecek bir endişe taşımıyor da değilim. Gazetecilerden illallah diyip günce sahiplerini, o gazetecilerin yerine koyup onlara da tartışmasız biat etme tehlikesi var. Bu, günce sahiplerine ve takipçilerine de aynı anda büyük bir sorumluluk yüklüyor. Her yerden fışkıran bilgi ve yorumun arasında, sağlıklı bir tercih yapmak zorlaşabiliyor. Ben bu sitedeki yazıların tek bir tanesini, ortalama 4-5 saatte yazıyorum. Yazı bittiğinde, Firefox penceresinde 10′dan fazla site açılmış oluyor. Güvenemediğim, doğrulayamadığım tek bir şeyi bile yazmamaya çalışıyorum, çünkü -bazı maillerden edindiğim izlenim nedeniyle- burada yazdıklarım kesin ve doğru “bilgi” olarak kabul ediliyor. Sitenin ilk yazılarında, bazen üşendiğimden kontrol etmediğim şeyleri yazardım, ama artık bunu yapamıyorum. Bu biraz korkutucu, ama kötü değil. Karşılıklı sorumluluğa ve saygıya dayanıyor, ki bunun üstesinden gelebilmek büyük keyif. Zira sonundaki ödül çok kışkırtıcı: Bağımsız bir dünya; herkesin bilgiye eşit derecede eriştiği engelsiz bir dünya. Yeni gazeteciler ve yeni tür “abone”ler, bana kalırsa bu yolun en önemli adımlarını atıyorlar. Bunu çok anlamlı buluyorum. Çok.
Bugünkü şenlikten birkaç fotoğraf için > Facebook

[...] Efbir [...]