Jun
03
2010

Bir İstanbul Paddock’u gördüm sanki! – II

Formula 1′i 1993 yılından beri izliyorum. Ciddi boyutta takip etmeye daha geç başlasam da, o yıllardan bu yana benim için değişmeyen tek şey, şu yanında rögar kapağı gibi durduğum adam oldu: Michael Schumacher’in, Ayrton Senna’ın son demlerindeyken pistte yaptıkları mücadeleleri, Damon Hill ve Mika Hakkinen’le olan rekabeti ve sonrasında, artık benim bile sıkılıp takip etmeyi bıraktığım 2000′li yıllardan beri nedense Schumacher’in etkisinden kurtulamadım. 1994′te, 1997′de, 2006′da çok kızmama rağmen, 1996′yı, 1998′i, 2000′i, 2004′ü ve 2006′yı hatırlayarak her zaman aklımın bir yerinde kaldı. Destekleyip desteklememek değil aslında mesele. Schumacher, benim için başka bir şeyin simgesi oldu her zaman. Yani ben neden oturup saatlerimi bilgisayarın başında harcayarak sonunda topu topu 1.500 kelimelik bir yazı çıkarıyorsam, bu, yaptığını en iyi derecede yapmaya çalışan her insan bilgisinin, her yaşam gerçeğinin ve keyfinin sonucunda oldu. Schumacher, bu bahsettiklerimin tam da üzerinde denk geliyor. Yaklaşık 1 yıl önce yazdığım şu yazıda da göreceğiniz bu bağlılık, bu yaptığı işe sarılma, bazen etiği de bir kenara bırakarak yalnızca ve yalnızca hak ettiğini düşündüğüne yönelme, Schumacher’in, benim için hâlâ vazgeçilmez biri olduğu anlamına geliyor. Formula 1′i izlediğim yıllarda iki kere gözyaşı döktüm. Biri 2008 Brezilya’da, sürücüsünün son turda kaybettiği şampiyonluğu ağlayarak haber veren Rob Smedley’i gördüğümde, diğeri de 2006 Japonya GP’sinde, Schumacher’in motoru patladığında. Bu insan dramları benim için her zaman orada kalacak. Schumacher, yarışsa da yarışmasa da. O benim için, olduğu şeyden başka bir şey olmaya devam edecek.

İşte pazar günü sevgili dostlarım, Bridgestone’un misafir salonunda oturduğumuz masanın sadece 4 metre önünde, Michael Schumacher’in röportajını izleme şansına eriştim. Masada oturuyor ve pit yürüyüşüne ne zaman çıkacağımızı konuşuyorduk. Yanımda Yalçın, Akay ve Bridgestone‘un diğer davetlileri vardı. Pazar gününe ait Paddock Club misafir kartımızın arkasında, o gün yapacağımız program yazılıydı. Kartın arkasını çevirdim. Saat 12.30′da, tam karşımızda:

Misafir Kartı

Kartlarımıza bakarken önce bir sessizlik oldu. Hattâ itiraf edeyim, aklıma soru cevap kısmına bakmak bile gelmemişti. Daha çok, koyu yazılı yerleri inceliyor ve pit yürüyüşüne ne zaman çıkabileceğimi kontrol ediyordum. Benim burada vurgulamak için kırmızı dikdörtgen içine aldığım o satır, çok sonra gözüme çarptı. Yalçın’a baktığımı hatırlıyorum. “Schumacher diyor,” dedim. “Ben de bilmiyordum,” dedi o da, henüz şoktan tam çıkamamış gibi. Nasıl bir sürprizdi ki bu? Misafir kartına öyle uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Marty McFly’in kardeşlerinin fotoğraftan silinmeye başlaması gibi, böyle bir gelecek de benim meftun bakışlarımın arasında silinip gidebilir miydi? Ah ne dramatik değil mi? Emin olun, böyleydi. Bir anda kendimi nasıl poz versem diye düşünürken buldum. Sırtına sarılıp mı poz çektirirdim, yok o zaman rahatsız olabilirdi, bir şey yapmaz sadece gülerek fotoğraf makinesine bakardım, fotoğrafımı kim çekerdi, evet Yalçın çekerdi, sonra gömleğimin üzerine imza alabilirdim, imza almasam da olurdu aslında, yok yok Schumacher iyi insandı, imza almayı sevmem ki ben, olsun Schumacher insanın ayağına her zaman gelmez, bu imza değil hem bu Schumacher!

Schumacher kapıdan girerken

Röportaj öncesinde takımdan kesin emir geldiği için, ne yazık ki 1) yerimizden kalkmayacaktık, 2) fotoğraf çektirmek için adamın üstüne çıkmayacaktık, 3) soru sormayacaktık. Her ne kadar haklı olsa da, bu uyarılar karşısında Mercedes’e hafif kızmadım dersem yalan olmaz. Yine de, şu yukarıda gördüğünüz kapının hemen önündeki masada oturan şanslı insanlar olarak -özellikle Ben, Yalçın, Akay, Taşkın, Sinem- haddinden fazla şanslıydık. Schumacher, yarışı pistten anlatan kişiyle röportaj yaptı. Yaklaşık 10 dakika süren soru-cevap kısmında, aracın yeteri kadar hızlı olmadığını, düzlükte Red Bull’lardan 13km/s daha yavaş olduklarını ve bildiğimiz şeyleri söyledi. Bir yandan söylediklerini takip etmeye çalışırken, bir yandan da onlarca gözün üzerinde olduğu bir insanın, her ne kadar buna alışmış olsa da nasıl tepki vereceğini inceliyordum. 41 yaşındaki bu mavi gözlü dev, haddinden fazla fit vücuduyla, dinleyen herkesin gözlerinin içine neredeyse tek tek bakmaya çalışan bu ultra sağlıklı bakışıyla, bulunduğu yerde olmaktan ve yaptığı şeyi yapıyor olmaktan ne kadar büyük bir keyif aldığını bize (en azından bana) hissettirebildi. Dinleyicilerin gözlerine bakarken, fotoğraf makinemden de kaçamamış olması, nacizane benim için oldukça tarihî bir an olarak kayıt düşebilir. Yaz kızım:

Schumacher bana bakarken

Böyle bir şey insanın başına kaç kere gelir bilmiyorum. Bu ânın tadını sonuna kadar çıkardım mı, evet çıkardım. Schumacher, salondan çıktıktan sonra peşinden koşup imza alabilir miydim ya da fotoğraf çektirebilir miydim, boynumdaki kart ve üzerimdeki gömlekle büyük bir ihtimalle bunu da yapabilirdim. Ama gerek var mıydı? Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşı görmüş gibi izledim Schumacher’i. Fotoğraflarını çektim, ama daha çok, onu dinleyip izledim ve bu karşılaşmadan çok çok memnun oldum. Uzun zamandır böyle bir sürpriz yapılmamıştı bana. Yalçın’ı bir kez daha çok sevdim, Bridgestone’a bir kez daha teşekkür ettim.

Ben anlatmaya devam ederken, Schumacher soldan bize bakmaya devam etsin. Hehe.

Schumacher’i de gördük, e artık gidelim, mi diyeceğimi sandınız yoksa? Asıl hafta sonu şimdi başlıyordu. Padoktan yarışı takip etmenin ne demek olduğunu öğrenecektim. Yalçın’la birlikte, yarışı en iyi seyredebileceğimiz yer konusunda ufak bir araştırma yaptık. Pistin start-finish düzlüğünün en başında ve en sonunda yer alan kuleler ne yazık ki kapalıydı. Bu nedenle biz de yarışı terastan izlemeye karar verdik. Dev ekranın hemen önünde bir yere soteye yatacak, start’ı izleyecek ve ilk viraja yaklaşıldığında da -durduğumuz yerden ilk virajı göremediğimzi için- hemen başımızı dev ekrana çevirip heyecana kaldığımız yerden devam edecektik. Plan, oldukça iyiydi. Sigara içenler de yalnızca terasta sigara içebildikleri için, yarışın başlamasına yakın, terasta yoğun bir kalabalık olabilirdi. Bu nedenle terasa erken çıkmaya karar verdik.

Yarışın başlamasına 15 dakika varken terasa çıktık. Tam en uygun yere konuşlanmaya çalışırken ve hattâ o sırada birkaç fotoğraf da çekerken, birden Yalçın’ın omzunun üzerinden kuleyi gördüm. İnsanlar kuleye çıkıyordu! Yalçın, dedim, kule! Fırlayıp kulenin kapısına gitti. Ben de, yerimizi kimse kapmasın diye onu bekledim. Uzaktan uzaktan eliyle bana işaret edince hemen koşturdum. Zıplaya zıplaya kuleye çıktık. Buranın görüş açısı enfes. Start-finish düzlüğünün tümünü gördüğü gibi, 1. virajdan 3. viraja kadar olan bölümü, 8. viraj çıkışını ve 10. virajdan 12. viraja kadar geçen bölümü de görüyor. Ancak, kuleye çıkabileceğimizi biraz geç fark ettiğimiz için, tırabzanlardaki en tatlı yeri kaçırmıştık. Yapılacak tek şey vardı: Koşturup durmak!

Terastan görünüm

Kuleden Görünüm

Start verildiğinde, büyük bir dikkatle yerimizden Red Bull ve McLaren’leri izledik. Görüş alanımızdan çıkar çıkmaz, bir koşu 1. viraja gittik. Oradan 8. viraj çıkışını gören yere koştuk, sonra 12. viraja giden bölümü -tam o sırada Button’ın Schumacher’i geçtiğini görüp nefes nefese kaldım- sonra tekrar start-finish düzlüğü, sonra yine koş 1. viraja, koş 8. viraja… Sanırım ilk 3 turu böyle izledik. Sonra ben yoruldum, salona inip oradan izlemek istedim. Chill out denen ulvi bir yer var. Padoktaki misafirlerin ortak kullanım alanı gibi bir yer. Wii konsollar, dondurmacı, yazının en başındaki şebek fotoğrafı yapan fotoğrafçı, bir DJ, bir bar, sürekli dolaşan ve servis yapan kızlar, birinde zaman ekranı da olan iki büyük ekran ve koltuklar… Dolayısıyla yarışı buradan takip etmek de bir seçenek ve ben de bu seçeneği, özellikle zaman ekranı opsiyonu nedeniyle tercih ettim. Ancak, kuleden terasa indiğimde, Yalçın’la önceden durduğumuz yerin, yarışı izlemek için oldukça iyi olduğunu fark ettim ve tüm yarışı, önümdeki dev ekrana bakarak takip ettim. Kulaklarımın nasıl çınladığını anlatamam. Akşam eve gittiğimde, kulağımda hâlâ bir sıralama turu dönüyordu sanki.

Yarış sırasında çok fazla fotoğraf çekmedim. Arabaların seslerine ve yarışa odaklanmaya çalıştım. İlginçtir, Formula 1 yarışını izlemek istiyorsanız piste gitmek enfes bir tercih, ancak asla ve asla yarışı takip edemiyorsunuz. Takım telsizleri, zaman ekranları ve televizyonun, bir yarışı anlamlı kılan yegâne şeyler olduğunu fark etmek biraz da acı oluyor aslında. Araç sesleri, nasıl diyeyim, kaymaklı kadayıf gibi oluyor ama ne çorbanızı içmiş ne de köftenizi yemiş oluyorsunuz. Eve gelip yarışı tekrar izlediğimde bunu çok daha net anladım. Ama bu demek değil ki, yarış, sadece TV’den izlenir. Pistte olmanın çok başka bir boyutu var. Otomobillerin sesleri, sizi de, aslında dahil olmadığınız bir formula‘nın içine almış gibi oluyor. Heyecanlanıyor, merak ediyor ve siz de yarışıyorsunuz. Özellikle pit-stopları izlemek bambaşka bir deneyim. Mekanikerlerin hızı, aceleliği ve hata yapmaktan korkuyor olmalarını, birkaç saniye de olsa çok çok iyi hissedebiliyorsunuz. Motorlardan bahsetmiyorum bile, sanki içinizde de bir viraj varmış gibi geçiyorlar geçtikleri yerden.

Toro Rosso'nun pit-stopu

Yarış bittikten sonra pistten ve dolayısıyla paddock club’tan hemen ayrılmadık. Deli miyiz? Ortak kullanım alanına geçtik, şaraplarımızı, şampanyalarımızı içtik, sohbet ettik. Yarışı konuştuk, Webber’i Vettel’i Hamilton’ı Button’ı konuştuk, şarap içtik, sonra yine şarap içtik, garson kızların isimliklerine bakarak “Red wine,” ya da “Kırmızı şarap,” dedik, birlikte fotoğraf çektirdik, mail adreslerimizi aldık, ben herkese mail adreslerini kâğıda yazıp çoğaltarak verirken Taşkın, sağ olsun, teknolojinin nimetlerinden faydalanarak elindeki telefonuyla hepimize ortak bir mail attı, sonra kalktık, otobüsümüze bindik, cumartesi günü her şeye sıfırdan başladığımız yere, atıyorum, 100 olarak geri döndük.

İki gün boyunca böyle bir deneyimi bana yaşatan Yalçın’a bir kez daha teşekkür ediyorum. Oscar goes to him. Sonra da Bridgestone’a. Formula 1′den ayrılırken böyle bir jestine dahil olmaktan büyük mutluluk duydum. Sanırım özleyeceğiz onları ve sevimli patronlarını. Dinliyorsa, güle güle gitsin: So long and thanks for all the fish.*

1. Bölüm: Bir İstanbul Paddock’u Gördüm Sanki! – I
Yalçın’ın yazısı: 2010 Türkiye Yarışı
Akay’ın yazısı: İstanbul Rüyasının Ardından

Türkiye GP, İstanbul Park, 2010

———-
* Hoşça kal, balık için teşekkürler (Otostopçu’nun Galaksi Rehberi, 4. Kitap)

_______________________________

Konuyla İlgili Olabilecek Yazılar

3 Responses to “Bir İstanbul Paddock’u gördüm sanki! – II”

  1. Nico Rosberg looks weird in the first Picture :P

    [Reply]

    Ali Reply:

    Yeah, it must have been the Turkish cuisine.

    [Reply]

  2. [...] Ali Ünal http://www.ali-unal.net/f1/2010/05/19/efbir-ekibi-istanbul-parkta-olacak/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/05/28/istanbul-antrenmanlari/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/05/29/siralama-turundan-bir-michael/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/05/30/bir-zafere-kusbakisi/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/05/31/bir-istanbul-paddocku-gordum-sanki-i/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/06/01/istanbul-gp-kramer-kramere-karsi/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/06/01/istanbulun-ardindan/ http://www.ali-unal.net/f1/2010/06/03/bir-istanbul-paddock%E2%80%99u-gordum-sanki-%E2%80%93-ii/ [...]

Leave a Reply