May
31
2010

Bir İstanbul Paddock’u gördüm sanki! – I

Yalçın‘ın, İstanbul GP’si ile ilgili olarak bana attığı ilk mailde aslında yarışı padoktan izlemekle ilgili herhangi bir bilgi yer almıyordu. Sadece, bu sene yarışa gitmeyi planlayıp planlamadığımı soruyordu. Eğer gideceksem, benim için bir “sürpriz”i vardı. Açıkçası bahsettiği bu sürprizin, iki gün boyunca İstanbul Park’ta yaşadıklarımın ipucu olabileceğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Nasıl anlatsam bilmiyorum, o yüzden önce göstermek istiyorum:

İki Kule'den Görünüm

Cumartesi günü toplam 15 kişi hâlinde, pazar günü de (önce) 3 kişilik (sonradan 7′ye çıkan) bir grupla İstanbul Park’ın Paddock’unda geçirdiğim iki günü sanırım hiç unutmayacağım. Cumartesi Kadıköy’de toplanıp servisle İstanbul Park’a hareket ettiğimizde, ben hâlâ, pit bölgesinde bize ayrılan mütevazı bir açık alanda ya da odada, hep birlikte yarış seyredeceğimizi sanıyordum. Yalçın’ın, mailde bana “padok” demesine rağmen, padokun tam olarak neresi olduğunu ve nasıl bir işlevi olduğunu tam bilemediğimden, bindik bir alamete gedeyoz kıyamete tadında bir hercümerce yol alıyorum gibi geliyordu. Gittiğim yoldan memnundum o ayrı, ancak asıl meseleyle karşılaştığımda buna alışmam ve kültür şokunu atlatmam pek o kadar kolay olmadı. Bunu tamamen olumlu duyguyla söylüyorum.

Piste vardığımızda bizi Bridgestone yetkilisi Nihan karşıladı. Padok giriş kartlarımızı alıp birinci virajın hemen bitimindeki, Boğaziçi Köprüsü replikasının içinden geçerek -o köprünün içinden yüründüğünü bilmiyordum- giriş bölümüne geldik. Takımların tırlarının ve takımevlerinin (ben motorhome’a böyle diyeceğim bundan sonra) sıralandığı ve çeşitli sponsorların misafir salonlarının (launch deniyor) bulunduğu bu alana Paddock deniyor. Formula One Paddock Club şirketi tarafından yönetilen bu bölgedeki misafir salonları, yan yana birçok sponsor şirketin kiraladığı bölümlerden oluşuyor. Renault, Club Suite, McLaren Mercedes, Ferrari, İstanbul Park ve Bridgestone, kendilerine ait salonlarda, yine kendilerine ait misafirlerini ve VIP’lerini burada ağırlıyorlar. Ön tarafı pit alanına ve start-finish düzlüğüne bakan bu salonların arka tarafı da, takımevlerinin park edildiği, padokun arka bölümüne bakıyor.

Ferrari Takımevi, İstanbul, 2010

Cumartesi günü Bridgestone’un salonunda neredeyse tek misafir grup bizdik. Varır varmaz sıcak bir hoş geldin ve portakal suyuyla karşılandık. Padok giriş kartlarımızın arkasında yazan programa göre, belli gruplar hâlinde Virgin’in garajını ziyaret ettik. Aracın özellikle arkasından (difüzörü korumak için) fotoğraf çekilmemesi yönünde uyarıldıktan sonra, Virgin garajının nasıl bir yer olduğunu, araçların ve yedek parçalarının nasıl hazırlandığını ve kaç set lastik kullanıldığını dinledik. Bu kısa sunum, grupta her düzeyde Formula 1 severin olabileceği düşünülerek oldukça temel seviyede tutulmuştu, ancak elbette ben yine dayanamadım ve bizi gezdiren hazrete, “Yedek şasi getirdiniz mi?” diye sordum. Bir iki saniye mavi ekran verdikten sonra adam, yedek şasi getiremediklerini söyledi. “E peki ya sıralama turlarında bir şey olursa?” dedim hemen ardından, “Then we’re fucked in racing terms,”* dedi. Malum, Virgin’in deposu küçük olduğundan, daha büyük yakıt depolu şasi yapmışlardı. Glock iki yarıştır bu yeni şasiyle yarışırken di Grassi’nin yeni şasisi ise bu yarışa getirildi. Yedek şasinin de deposunun yapılıp yapılmadığını kontrol etmek istemiştim. Sanırım o adama benim yalnızca VIP olduğumu değil, aynı zamanda VNP** olduğumu da hatırlatmaları gerekirdi. Öyle kolay kurtulamadı elimden (ertesi gün de Lotus’u ablukaya alıyordum).

Virgin’in garaj turunu bitirdikten sonra, salonumuza çıktık ve öğle yemeğini yedik. Sizlere, başlangıç olarak ne yediğimi, yemekte nelerin olduğunu anlatabilmeyi çok isterdim ancak bunu ne yazık ki yapamıyorum; çünkü ne yediğimi, yerken bile bilmiyordum. “Starter alır mısınız?” diyerek yanıma gelen tatlı kızın bu isteğini geri çevirmeden, “Elbette,” diyivermiş bulundum. Önüme gelecek tabağın nasıl bir şey olacağını bilmeden beklerken, bir-iki dakika içinde yine aynı tatlı kız yayvan bir tabakta, rengârenk bir yiyecek grubu getirdi bana. Biliyordum. O tabağın içinde ne olduğunu sorsaydım, o tabaktakileri asla yiyemeyeceğimi biliyordum. Ben de içgüdülerime uyarak, tabağın yanındaki bıçak ve çatalı alarak nefessiz bir şekilde yemeği yedim. Bu tip yerlerin insana kattıklarını ve insandan götürdüklerini bir teraziye koyduğunuzda, garip bir dengeyle karşılaşıyorsunuz zira size yalnızca ne olduğunuzu söylemiyorlar, aynı zamanda ne olmadığınızı ya da ne olamayacağınızı da açık ediyorlar. Ye kürküm ye, minvalinde bir doygunluk, bir ne yana yatsam o yana dünya hâli. Elbette garip, elbette şaşırtıcı, elbette büyüleyici. Kapılıp kapılmamak sizin tercihiniz ya da eleştirip eleştirmemek. Keşke her şey, bana o başlangıç tabağını getiren tatlı kız kadar tatlı olsa.

Renault, İstanbul, 2010

Ferrari Garajı, İstanbul, 2010

Yemekten sonra pit alanının açılmasıyla birlikte pit yürüyüşüne katıldık. Ellerimizde fotoğraf makineleriyle Virgin’in garajı ve FIA garajının arasında kalan pit yolunu bir aşağı bir yukarı taradık. Araçlar tam olarak monte edilmediği için çekilen fotoğraflar da bir şekilde yandan çarklı oluyor. O yüzden net ve güzel bir fotoğraf çekemedim. Red Bull’un pit-stop antrenmanını izleyip bol bol ön kanat fotoğrafı çektim. Bu arada ilginç bir de not vereyim: Garajların önlerinde, pit yürüyüşü sırasında misafirlerin geçmelerini önleyen, tıpkı yukarıdaki fotoğraftakine benzer şeritler var. Her takım, kendi garajının önünde böyle bir “Yasak Bölge” ilân etmiş. O bölgenin içine geçemiyorsunuz. Hmm, çok mini etekli ve sarışın olursanız biraz şansınız var. Tüm takımların Yasak Bölgeleri yaklaşık 10 metre ile sınırlanmışken, sadece Ferrari’nin garajında bu sınır 20 metreye çıkarılmış. Pit yürüyüşleri sırasında en çok ilgiyi ve hâliyle en çok kalabalığı çeken garaj Ferrari olduğu için takım elemanları, rahat çalışabilmek için böyle bir önlem almışlar. Pit yolunun en sonuna gidip garajlara baktığınızda, Ferrari’nin garajının hangisi olduğunu bu sebeple çok rahat bir şekilde fark edebiliyorsunuz. İki gün boyunca tam üç kere katıldığım pit yürüyüşleri esnasında, otomobillere ve takımların çalışma alanlarına bu kadar yakın olmaktan büyük keyif aldım. Takımların pit duvarındaki yönetim panellerini, bilgisayarları, pit-stop mekanizmalarını ve sürücülere yarış sonrasında gösterilen pit tabelalarını yakından inceledim. Sigara içmenizin ve video çekmenizin yasak olduğu pit yolunda, geri kalan her şey serbest. En çekici tarafı da bu sanırım.

Cumartesi günü eve dönerken, ertesi gün beni neyin beklediğine dair artık çok net bir ipucum vardı. Yarışı nereden ve nasıl izleyeceğimi gayet iyi biliyordum. Bridgestone’un misafir salonundaki ekranlardan ve pit yolunun hemen üzerindeki balkondan İstanbul GP’sini izlemek müthiş olacaktı. Oldu mu? İnanın çok daha fazlası. Şimdilik bu kadar yeter, pazar günü için ayrıca bir şeyler yazmak istiyorum. Fotoğraflar için:

Türkiye GP, İstanbul Park, 2010

___________
* “Yarış dilinde konuşursak, o zaman boku yedik!”
** Very Nosy Person = Çok Meraklı İnsan

_______________________________

Konuyla İlgili Olabilecek Yazılar

4 Responses to “Bir İstanbul Paddock’u gördüm sanki! – I”

  1. Ali bazılarımızın facebook’u geçici süreliğine kapalı. O değil, fotoları benim makinemle çektin ben göremiyorum kardeşim, Picasa’dır bir şeydir yapıver lütfen :).

    [Reply]

  2. Kıskanmadım desem yalan olur. Neyse ki yazınızdan “orada olmuş kadar” olduk. Heyecanla devamını bekliyoruz :))

    [Reply]

  3. ben acayip kiskandim. padoga girmek icin para haric her seyi verebilirim. hayatimi bile… (abartmiyorum)

    [Reply]

  4. para da olmadigi icin hani. yoksa saniye dusunmem :D

    [Reply]

Leave a Reply