Rolümüzü samimiyetle oynuyoruz, rolümüze bütün kalbimizle bağlıyız
Gözümle görsem inanmazdım gözümle görüyordum.
Güzel bir bahar sabahında, uzak bir sokağın kaldırımından kim bilir hangi sarıdan güç alarak, belki benim bile görmediklerim, gökte mavi yerde toprak gibi bir farklılık, bir yaz merakı, bir güneş özlemi, gerçekten de uyanmışsın ve birçok şeyi çok özlemişsin, ne bileyim, iyi bir sevilmeyi ya da kırmızı bir çayı, girmediğin günahlardan pişmanlıklar, almadığın heveslerden tahvilli bir gelecek, kimi olsan olmadıklarına hayransın, beni görmediğin uzak bir yoldan geliyorsun, bu sabah her şey ayrı bir turuncu. Yüzüne vuran insan yüzleri, sesinle hemhâl olmaya çalışan bir vapur görevlisi, kim sana yalan söylüyorsa ben kapı ağzında sana gerçek bir hayalle, ne bileyim, hiç görmemiş olabileceğin türde bir yaşam uğraşıyla bekliyorum. Beklediğim yerde hiç tanınmamış bir yabancı, belki keyifsiz, kimi anlaşılmaz ve can sıkıcı derecede çirkin, uyusa düş görmez, gördüğünde gözüne inanmaz, aptal bir tarih kadar aptal. Onunla biz, yani ben ve benden sonra bir türlü utanmak bilmeyecek olan diğer ben, seni böyle böyle sevmekle yoruluyoruz bu sabahlarda, bu akşamlarda. Vapur olsan kimseye aldırmaz gidebilirsin, nasıl olsa sarı bir deniz olmayacak hiçbir zaman, keyfince açıldığın yerde yüzebilirsin, biz seni kıyıdan, görmediğin görmelerle izleyebilir ve üzüntülü bir mendili gidebileceğin her yere pişmanlıkla sallayabiliriz. Sen görkemli bir uçmak, sen yalın bir sevmek, sen bilinmeyen dünya gerçeklerinin yeniden yeniden keşfedilmeyecek iyi bir tanımı, bakmaların nihayeti, gidilebilecek ülkelerin başkenti, sen gittiğin için şehir olan uzakdoğu mahalleleri, bize durduk yerde büyük bir coşkunluk vermekte. Saçın, hiç bilmediğimiz ve sevmediğimiz bir kuşu tutmakta, böylece uçmana bir adım daha yaklaşmaktasın. Ne bileyim, bir melek bir kuşu nasıl evcilleştirmişse öyle, beyaz gidip sarı dönmen oldukça olası. Tanrıyla tanışıp aklını alabilir, hayatta en nefret ettiğin insana kaşlarını çatabilir, yemeğin sonunda elinle perçemini düzeltebilir, baktığın yerleri görmemeye başlayabilir, güzel olmaya bir yüzyıl daha devam edebilir, yaşlanmana yasa koyabilir ve bütün bunları, hiç fark etmeden, uzaydan bakılınca görülmesi daha bir heyecan verici envai çeşit gülümsemeyle yapabilirsin. Güldüğünde kimsenin henüz keşfetmediği bir gezegen kendini gösterebilir, biz de ona, sen ona inandın diye inanabiliriz ve yıldızları tanık olarak kullanıp seni herkesin önünde sevebiliriz. Sen herkesin önünde sevilince bir aralık utanır, sonra soğuk bir şubat gününde giydiğin hırkalarına sarınıp tanrının bile düşmediği bir uykuya yatabilirsin. Sonra dünya ayrı bir yer olur, bizler farklı birer insan, seni görenlerimiz seni görmeyenlerimize seni anlatır ve hiçbiri beceremez, iyi bir ders daha bu yüzden tatil edilir, kaybeden bir kumarcı gibi tutup, ne bileyim, sen uyanana kadar seni izleriz. Uyanacağını bilmek bizi bilmediğimiz yerlere götürür, biz oraları da hep çok severiz.
Bir yarış bu senin gelmediğin yerden, gelebileceğin yerlere ve geldiğin bütün mutlu sonlara kadar uzanan, bildiğin evcil tilkilerden geçip, dünyadan da küçük prenslerin sorularına bir cevap olarak, sen bir cevap gibi yürürken hayat büyük bir soru gibi giriyor senin gelmediğin her nereyse oraya. Sen gelmediğin için bir yer boşluk oluyor, boşluğun içinde birbirimizle, insanlar yani, bizler, çok değişik kavgalara tutuşuyoruz. Sen tüm vapuru taşır gibi bir deniz olmuşsun, içinden neler geçiyor içinden Hikmet’i derde düşüren balıklar geçiyor, maviden de mavisin belki bu yüzden uyanamamış, belki bu yüzden görünmüyorsun bakılan bütün aynalarda. Aynaya baktıkça ardına geçiyoruz, biz seni en çok aynanın sırrında seviyoruz. Biz dediğim, utangaç bir ben bir de kendimden sonra yerime geçecek başka bir ben. Sen, gelmeyince boşluğa döndüren bütün dünyayı, sen, yürürken adımları haklılaştıran kaliteli bir heyecan, sen, olmadığın bütün mutlu sonlar olabileceğin ki hakkındır layıksız sonlar. Düş diye bir uçurum yapılmış, üzerinde hiç yemin edilmemiş anne duaları ve dilekleri, seni biz en aşağılardan tutmaya büyük bir and içtik, kocaman sözlerle âşık olduk, kimse duymamış daha önce böyle bir haber, uyanınca sen en çok biz uyandık. Senin gözünle görmeye, senin yüzünle yüzmeye, sen varsın diye toprağa çilek düşürmeyi, eriğe de söz geçirmeyi, bir kedinin, bilemedin bir akbabanın yavrusuna bile merhamet etmeyi. Sen sev diye oldu belki bütün alemin anıları. Sen hatırla diye geçiyoruz yanından belki, bir gözünle görsen, öbüründe kaybolmaya meyilli. Gel diye yalvarıyoruz, bizi bütün insan kardeşlerimiz duydu, bizi bütün ilgisiz çımacılar duydu, bizi bütün o saatte uyanmış ehvenişerler duydu. Biz biraz da sen duy diye konuştuk, bu sabah örneğin, saat bilmem nerede bilmem neyi geçiyorken.
Güneş kalmış gözünde dün akşamdan, bir yanına serilmiş tonlarca insan kokusu, hepsi birbirine yüz çevirmiş, yüz senin yüzünde apayrı bir anlamda ve surette, uyandığına yemin etsen inanmam geldin mi burada mısın, gördün mü bakar mısın? Bunların hepsinin bir nedeni olur, sen bir soruya en bilinmedik yanıt gibi ayakta durunca, ne bilsin dünyada iyi adamlar sıraya girer, hepsi senin yanıtın olmaya gönüllü, ne versen alırız. Koridorda yürüyünce dün gibi, dünden kalmış güneş sıcaklığı gibi, bir yanım soğuk bir yanım bahar bahçe, gül deniz açmaya söz verir diğer kalan zavallı kusurlarım. En azından bir ateş gibi sağdan sola, yalımında kalmış ufak bir saç, küçük bir sarı, inanmazsın dün biz seni öyle gördük, kimse görmemiş daha böyle görmek, katil olsak öldüren değiliz yarım aklımızla, bir bilsen. Sen yürü, dünyanın kapılarını açan benim. İsmin için bir yer aç, birkaç şans ver, ne bileyim yere düşen göz izlerinden kaçar gibi uzattığın ayakların, başarılı bir göz hareketiyle kendinden çekindirdiğin fasılalı yüzüm, suretim, utanmaklığım, hepsiyle birarada paketlenmiş uzaklara gitmekliğim. Sen ol, evrenin sırlarını bilen benim. Düştüğünde konuşmam, uyuduğunda uyku bilmem. En merak ettiğin gezegenden düşerim, uzun bir yağmayla bütün yıldızlardan eskimiş öyküler, sonra hepsinin mutsuz sonları, mutsuz bittiği için son olmuş kahramanları, kendimi kimin yerine koysam ölürüz, hep birlikte ölünce seni bilmem belki çok rahatsız ederiz. Tuttuğum sözlerden sıyrılır gibi baktığın deniz, denizde öldürdüğünü sandığın umutlar, ki biliyor olsan iyi olurdu, düşünce ıslanmıyor kuş umudu gibi beyaz martılar. Kapıyı açıyorsun, boşluğun içinden geçer gibi geçmek diye bir şey buluyorsun, durduk yere ne kadar bilgesin, bir soğuk rüzgârla birlikte gelmişsin, iki artı iki daha beş etmişsin, elde ne kaldıysa ona bölünen bir ne güzel doğal sayısın. Seni bu dünyaya bırakmış iyi bir matematik. Toplansan, en olmadık sekiz olursun, o da akşam saatlerinde, güneş batmış oyun bitmiş, kapılar ardına kadar lanet kapalı.
Seni bakmadan görmek, sesinin geldiği bir yer, pencere kenarı ya da kapının soğuk tarafı, kim gelse üşütür seni, yalnız bırakmıyorlar böyle durduğunda, etekten de sarı, gözümüzün önünde kaybolan sonbahardan da sarı, görmediğimiz renklerin büyük sevgisiyle bakıyoruz sana, hiç sevilmemiş bir şeyi seviyoruz, bunu mahallemizin abilerine dert diye bile dinletemiyoruz. yıllardır uğranmamış bir mahalle bakkalının şikâyet dilekçesi, altın dişiyle tatlı yılanları bile deliğinden çıkaran hüzünbaz mübaşiri, bir mübaşir, suyun üzerinde yürüyen, sağrısından çıkardığı uzun bir listeyle, liste ki denizin üzerinde bile ıslanmadan duran, ıslansa bile yok ıslanmadan, bir bir başlıyor onları çağırmaya: Sen, yere düşünce yeri sevdiren, gözü görünce ışığa tapındıran, bir anne kızı bir baba kızı. Yürümek diye bir icada tüm dünyayı biat ettiren, bacaklara inandıran, kanunu sevdiren. Yen içinde kalan kırık kol, iç cepte kalan kırık kalp, bir yere varma kaygısı. Sen, kendi nazınla okuduğun roman, kaliteli bir hamleyle başka şarkılara geçtiğin konserler. Sen, acıktığın açlıklar, kırıldığın tüm dünya kötülükleri, hayasız erkekler, sevdiğin erkekler. Sen sevdiğinde bir ihtimama dönüşen tüm şeytanlar, havariler, allah peygamberleri. İnanılanı dehşete düşüren, kalbi niyetle dolduran, bir sabah günaydını. Bir akşam inilen katamaran, bir sabah binilen kulbu kırkından kırık bir tekne, bir savrulma endişesi. Sen, yalnız kalmak için suya açılmış bir ada, gizemine sevda süsü vermiş bir sarılık, bir mavilik. Gözümle görsem inanmam vakti, bilmediğin bir yemin. Sen, ilk durakların kız kulesi, eğilip yerden aldığın bizsizlik, doğrudan yürüdüğün sarayın. Elinde sigara tutunca ölümü sevdiren, ağzına alınca isimleri yabancılığa küfrettiren. Sen, annemin benden istediği söz, babamın sakındığı olaylar. Sen, nasıl desek, bir vapur kızı. Sen bizi niye hiç görmeyen, sen bize ayrı bir dünya, sen niye bu kadar yakın gitmeye.
En tedirgin halinle düştüğün çukurlar, bir çıksan yeryüzüne düşmüş yüzünle kimlere inanmayacaksın, kimleri görmeyeceksin, gördüklerinden belki çok utanmış olacak, doğru dürüst bir öykü yazamadığın için kendine kızacak, sonra, ne bileyim, adına yazılan bir şarkıya herkesin alkış tuttuğu bir nokta olacaksın. Ben seni bulduğumda çoktan birçok sözü kapatmış, kimseyi dinlememiş, sonrasında bir tufan bırakmış gibi olacaksın. Herkes sana inandığından sözün bittiği yer, kalbin kendi üzerine kapandığı bir boşluk, iyi bir yaşam düşü, artık umut etmekten bile yorulduğun sevmeler gibi bir şey oluyorsun, ben seni bulduğumda birçok şeyi bu yüzden aynı anda kaybediyorum. Suyun üzerinde yürüyen bir balık gibi, korktuğun için önce derine sonra sevildiğini bildiğin için bir güneşe bir kendine, sonra sonra, ne bilsin bir yağmur dilimine yuva diye karışıyorsun, karışıyorsun iyi anlayamadığımız sözler gibi. Tanrılar seni ne zaman bulmuşlar, sen bulunduğun için bir yerde kaybedilmiş olman gerektiği ve bu kadar aptalca bir şeyi yapacak kimseyi tanımadıkları için, sonunda senin hep orada, iki kapı arasında, uzak bir vapur koltuğunda olman gerektiğine karar vermişler, bir tanrı kabul etmemiş bir tanrı çekimser kalmış bir tanrı benim gerçekten çok üzüleceğimi söylemiş, sonunda sen uyuyunca, bunca gürültüye dayanamayacak ince bir mucize olduğundan, bütün tartışmaları o anda bitirmişler ve seni öyle, uyurken, neden bu kadar güzel olabildiğini anlayamadan. Sana dokunduklarında uyanmaya direnmenden anlıyoruz, düşmüşsün bir buluttan ve canın gerçekten çok yanmış. Canın sarıp sarmalanıyor yüz binlerce insan tarafından, bir meydan dolusu, hepsi senin hakkını aramaya çeşitli yeminler vermiş iyi insanlar, sen uyanma diye dünyanın ışıklarını kapatacak kadar iyi insanlarla korunuyor ve kendini, güvenli saymadığın bir bakışa asla bırakmıyorsun. Gördüğün yere bu yüzden bakmıyorsun. Bir nokta daha bükülüp sözümüze virgül oluyor, konuşamıyoruz biz, bildiğin gibi değiliz.
Mayıs-Nisan 2010, Ada Vapuru