Belki de -dediğin gibi- biz artık bir yanımızla onlardan uzaktayız

Beslenme teneffüslerine, haftanın her gününe özel peçete getiren bir Murat vardı ilkokulda. Pazartesi günü pazartesi peçetesini, salı günü salı peçetesini sererdi sıranın üzerine. Saçlarını tam ortadan değil, yandan ayırırdı annesi. Düzgün bir insandı Murat, ben nefret ederdim. Bir insanın cuma günü ne yapacağını perşembeden biliyor olmanız çok sinir bozucu. Cuma peçetesini kafasına sarıp tebeşir tozuyla götünü boyamak isterdim hep. Gözümün önünden hiç gitmeyen bir ilkokul karesi aklımda: Murat sırasına oturmuş, yanında Makbule – ilkokul aşkım. Birlikte yiyorlar yemeklerini. Sigara böreği, süt. Yarım anne, ah Ali. Ben onları izliyorum ayakta. Odaklanabildiğim tek şey lanet olası peçetesi ve Makbule’nin esmer siniri. “Ne bakıyorsun be?” Sana bakıyorum Allahsızın kızı, sana bakıyorum. Beni düzene mi satıyorsun, yoksa Murat’a mı bilmiyorum, diyorum. İnsan, acısının yerini de bulabilmeli, sevdasını ve belasını bulduğu gibi.

Herkes Facebook’tan ilkokul arkadaşını bulunca, ben de Makbule’yi aramıştım ilk. Makbule Derinci. İlkokulun birinci ve ikinci sınıfının başkanı, annemin beni hep sıkıştırdığı köşe başı. “Müge mi Makbule mi, hangisi oğlum, konuşsana?” “Hiçbirisi anne, biraz da sen anla.” Üçüncü sınıfa başladığımızda Makbule’yi okuldan almıştı annesi, başkansız sürüklenmiştik okulda, Murat çarşambadan hiç korkmazdı. Buldum Makbule’yi, adını İlke yapmış. İlke Derinci. Makbule’ye ne oldu dedim? Üçüncü sınıfta başkanlıktan alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamamış, Murat’la bir cumartesi günü pazara kaçmışlar. Demek öyle, adını değiştirdin, dedim. Böyle kolay değişiyor mu her şey Makbule dedim? Tabii dedi, mahkeme kararıyla. İstersen, dedi, beslenme kutuna süt koyabilirsin, perşembeden sonra çarşambayı getirerek Murat’ı mat edebilirsin. Soyadın gibi mi dedim, soyadım gibi dedi. Sen bana mı âşıktın? diye sordu. Müge de iyi kızdı, dedim. Beni başkan yapmadılar ilkokulda, ben hava gözlem koluydum, bunu hatırlamadı Makbule. Pardon İlke. Hadi beni Like et dedi, hadi bana müsaade.

Canım arkadaşım bana geçen gün, “Son yazdıklarını anlamıyorum,” dedi. Bunları anlar umarım. Anlamasını isterim. Kitap olmadığımı biliyor, ben öldükten sonra beni anlaması olmaz. “Yaşarken anlaşılmaya mecburum.” Makbule’yi ona daha önce hiç anlatmamıştım, ben kimseye daha önce Makbule’yi anlatmamıştım, bu yüzden nereden başlayacağımı bilemedim. Makbule’nin ortasından girmiş olabilirim, Murat’ın bu öyküdeki rolünü abartmış olabilirim. Ben de bazen anladığım şeyleri yazamıyorum, ne yapayım. Bunu da hoşgöreceğini biliyorum. Öyküdeki pis Murat tesadüfünü görmezden geleceğinden de eminim. O ilk aşktan bu yana kafam hep karışıktır benim. Düzen ya da Murat olmaya çabalamak. Ne büyük işkence. Hangi Makbule beni sevebilir ve peki neden? Anne beni çirkin yaptınız ve Makbule’yi anlamadınız!

Bazı insanlar yürürken, önlerindeki boşluğun, sadece kendilerinin gireceği bir boşluk gibi durduğunu biliyor gibi yürürler. Keza, artlarındaki bıraktıkları boşluk da sadece onlara aittir ve onlardan başka hiçbir şey o boşluğu doldurmaz. Dolduramaz. O insan oradan geçene kadar, oradan yürüyene kadar o boşluk onu bekleyerek durur. Asılı kalır da diyebilirsiniz, ben demezdim. Varlığının, hemen ileride bir boşluğu dolduracağını bilirsiniz, bu sizin dünyaya ve yaşama olan güveninizi tazeler. Ne güzel, hayat devam ediyor. Ancak doldurduğu her boşlukta, arkasında da bir boşluk bıraktığını bilirsiniz. Bu insanları yürüyüşünden tanıyabilirsiniz. Bence bir insanı tanımak ve ona âşık olmak için onunla yürümek iyi bir başlangıçtır. Hangi boşlukları açabileceğini görebilir insan. İnsanın sanırım, yokluğu görerek de âşık olanı oluyor. Gidince nasıl gider, diye diye.

Sanırım bu anlattıklarımı bir yere bağlayacağımı bekliyorsun. Çemberi tamamlamazsam anlamlarım kaçacakmış gibi, bazen ben de tedirginlik duyuyorum. Her yazdığımı bitirirken, tarihe geçecek bir söz etmenin telaşını hissettiğim oluyor. Böyle kavgalara girmekten yorulduğumu fark ediyorum sonra. Her şeyi de söylemek gerekmiyor bazen. Her şeyi anlamaya çalışmak sanırım bir mühendislik refleksi. Bazen buna tutulduğumu fark ediyorum. Bu yüzden de her şeyi anlatmaya çalıştığım oluyor. Boşluk kalmasın. Ama demin de dedim, boşluğu da kabul eden bir insan olmayı bilmeli insan. Çoklukla da hayatı taklit etmek lazım. Herkes de gelip yetişmiyor sana yeşil yanana kadar kavşakta. Bazen senin de beklemen gerekiyor ve bunu kimse bilmese de gayet güzel oluyor. Merhaba, diyorsun, hava da ne kadar soğuk. Öyle, diyorsun, bu aralar böyleymiş. Kırmızı ışıktasınız ve insan konuşacak hiçbir şeyi yoksa, havalardan bahsediyor en çok.